Duygu Asena Roman Ödülü'nü 'Son Bakış' ile Irmak Zileli Kazandı

 Duygu Asena’nın anısına 2007 yılından bu yana verilen Duygu Asena Roman Ödülü'ne, bu yıl ‘Son Bakış’ adlı romanıyla Irmak Zileli layık görüldü.

Tülay ŞUBATLI
Tülay ŞUBATLI
21 Haziran 2020 Pazar 10:40
Duygu Asena Roman Ödülü'nü 'Son Bakış' ile Irmak Zileli Kazandı

 

Doğan Kitap'ın Türkiye’de kadın hareketinin önde gelen isimlerinden biri olan gazeteci yazar Duygu Asena’nın anısına, 2007 yılından beri verdiği Duygu Asena Roman Ödülü'ne bu yıl ‘Son Bakış’ adlı romanıyla Irmak Zileli layık görüldü. 

Doğan Hızlan başkanlığında toplanan Asuman Kafaoğlu Büke, Filiz Aygündüz, İhsan Yılmaz, Sibel Oral ve geçen yılın kazananı yazar Gaye Boralıoğlu’ndan oluşan seçici kurul, 13 Mayıs 2020 Çarşamba günü yaptığı online toplantıda Irmak Zileli’yi, 'Son Bakış' adlı eserini ödüllendirdi. 

Jüri ödül gerekçesinde; 'kültürel farklılıkları ve sınıf çatışmalarını iki kadın karakterin farklı kimlik ve kişilikleri üzerinden akıcı bir dille aktarabilen' Irmak Zileli’nin 'Son Bakış' adlı romanını 'edebi yetkinliği ve anlatı biçimi bakımından' oy çokluğuyla ödüle değer gördüğü belirtildi. 

Irmak Zileli, Ajandakolik’te Zehra Güngör’e verdiği röportajda "Bu yıl Duygu Asena Roman Ödülü’nü siz kazandınız. Türkiye’de feminizm bayrağını ilk dagalandıran kadınlardan Duygu Asena’nın açtığı bu yolda siz nasıl yürüyorsunuz?" şeklindeki soruyu şöyle yanıtladı;

"Türkiye kadın hareketi Duygu Asena’ya çok şey borçlu. Kadınların uğradığı haksızlıkların duyulmasını sağlayan, kadınlara cesaret veren bir isimdi, Duygu Asena. Feminizmin Türkiye’de kitleselleşmesine ön ayak oldu. Bu anlamda pek çok kadının eşitlik talebine sahip çıkma konusunda farkındalık oluşturmasını sağladı. Duygu Asena “Kadının adı yok” diyerek, kadınların yok sayılmışlığına vurgu yapmıştı. Bugün adı olmayanların, yok sayılanların sadece kadınlar olmadığını biliyoruz. Kadınların yolu bütün ötekileştirilenlerin mücadelesiyle kesişmiş durumda. Eşcinselin, trans bireyin de adı yok. Yoksulun, evsizin de adı yok. Ve göçmenin de adı yok. Doğup büyüdüğü topraklardan ve ailesinden savaş, yoksulluk, açlık yüzünden kopup gelen insanların da adı yok. Sadece kadın ile erkek arasında eşitliği inşa etmek yeterli değil, o yüzden ve zaten sizin deyiminizle “feminist yürüyüşü” bununla sınırlamak toplumsal cinsiyetin dayattığı dualiteyi baştan kabul etmek anlamına geliyor. Hiyerarşik ön kabullerin tümüne, topyekûn bir itirazı anlamlı buluyorum ve feminizm de her alanda bu konuda mücadele verenlerle kader birliği yaptığında ancak kendi çizgisinin hakkını verir diye düşünüyorum.

Bu yolu benim nasıl yürüdüğüme gelince, öncelikle ben kendi hayatımda içimdeki iktidarla mücadele ediyorum, beni öteki karşısında kibirli kılan her tür içselleşmiş kabulü sorgulamaya çalışıyorum. Kendimden başlayarak hayatımdaki tahakküme eğilimli unsurlarla yüzleşmeyi, onları değiştirmeyi önemsiyorum. Daha bugün okuduğum kitapta karşılaştığım bir alıntıyı paylaşayım sizinle. Vivien Burr demiş ki: “Toplumsal cinsiyet günlük yaşantımızın önünde oynandığı bir perdedir. Varlığımıza öylesine işlenmiştir ki, tıpkı nefes almak gibi, alışılmışlığı nedeniyle görünmez bir hal almıştır.” Bu yüzden varlığımıza işlemiş bu toplumsal kodları sürekli deşifre etmemiz, görünür kılmamız gerekiyor. Dilimizde, eylemlerimizde ama en çok insiyaki olarak yaptıklarımızda bu toplumsal kodların varlığının farkına varmak önemli. Sadece olumsuzu ortadan kaldırmaya çalışarak değil elbette. Eşit, yaratıcı, dayanışma esaslı ilişkiler kurarak, bunları çoğaltarak da başka bir dünyanın mümkün olduğunu hatırlatmak önemli. Edebiyatçı olarak da anlattığım hikâyelerin iktidarı, eşitsizliği, hiyerarşiyi dert edinmesi bu yürüyüşün bir parçası kuşkusuz. “Gölgesinde” kitabımın Leylâ’sı da o yürüyüşü boşuna yapmadı. O yürüyüş bu şekilde de okunabilir belki.

Irmak Zileli,  Son Bakış romanının hikayesini ise şöyle anlattı;

"İsmi Tina mıydı bilmiyorum, Gürcü müydü onu da bilmiyorum ama bir evde bakıcı olarak çalışan, Türkiyeli olmayan bir kadının çatıdan düşüp öldüğünü, söylendiğine göre de anahtarı içeride unuttuğu için çatıya çıktığını, balkona atlamaya çalışırken aşağı düştüğünü duydum. Bu gerçek olay beni çok etkiledi. Duyduğum anda içime yerleşti, sonraki günlerde sık sık aklıma geldi. İnsan neden anahtarı unuttum demeye korkar? Neden çatıya çıkıp eve girmeye çalışır. Neden böyle bir riski göze alır? Bu sorular aklımda dönüp dururken, şu cümle geldi: Kadın korkudan öldü. Onu öldüren korkuydu ama tabii ki bu korku onun kendi kendine, durup dururken edindiği bir şey değildi, içselleştirdiği otoritelerin saldığı korku yüzünden “Anahtarı unuttum” demeye çekindi ve çatıdan düşüp öldü. İşte bu korku meselesini anlayınca bunun romanını yazmaya karar verdim."

Son Güncelleme: 21.06.2020 10:51
Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.