Edebiyatımızın En Önemli Kadın Yazarlarından Adalet Ağaoğlu Hayatını Kaybetti

Türk Edebiyatı'nın en önemli kadın yazarlarından biri olan Adalet Ağaoğlu, 91 yaşında hayata veda etti.

Tülay ŞUBATLI
Tülay ŞUBATLI
14 Temmuz 2020 Salı 10:55
Edebiyatımızın En Önemli Kadın Yazarlarından Adalet Ağaoğlu Hayatını Kaybetti

 20. yüzyıl Türk edebiyatının en önemli kadın yazarlarından biri olan Adalet Ağaoğlu, bir süredir yoğun bakımda tedavi görüyordu. Ancak ünlü yazar organ yetmezliği nedeniyle bugün sabaha karşı hayata veda etti.  Yazarın ölümünü Boğaziçi Üniversitesi duyurdu. Üniversiteden  yapılan açıklamada, “Edebiyatımızın büyük ismi, Boğaziçi Üniversitesi Fahri Doktora sahibi değerli yazar Adalet Ağaoğlu’nu kaybettik. Eserleriyle her zaman yaşayacak” ifadesine yer verildi.

ADALET AĞAOĞLU KİMDİR?

Adalet Ağaoğlu 1929 yılında Ankara'nın Nallıhan ilçesinde dünyaya geldi.

Annesi 93 Harbi’nde (1878) Saraybosna’dan zorunlu olarak İstanbul’a göç etmiş varlıklı Boşnak bir aileye mensup olan Emine İsmet Hanım, babası tüccar Mustafa Sümer'dir.

Nüfus cüzdanında asıl adı Fatma İnayet olarak yazılıydı. On bir yaşına kadar bunu bilmeyen sanatçı, daha sonra -üniversite ikinci sınıftayken- mahkeme kararıyla adını Adalet olarak değiştirdi.

Çocukluğuna ait ilk izlenimleri Nallıhan'da şekillendi: "Çocukluğum ilkokulu bitirinceye kadar, doğum yerim Nallıhan'da geçti. Üç erkek kardeşimden büyüğü, abim Dr. Cazip Sümer (Kumburgaz'da yürürken bir trafik saldırısına uğrayarak öldü. 1975), benden iki yıl önce ilkokulu bitirmiş, Nallıhan'da ortaokul olmadığından Bursa'ya (Balıkesir de olabilir, şimdi bilmiyorum) yatılı gönderilmiştir. Ben de ortaokula gidebilmek için fazla diretince (ölüm orucuna yatmışım, söylendiğine göre), benim küçüğüm, kardeşlerimin içinde en sadık arkadaşım Ayhan, daha ilkokulu bitirmeden 1938'de gidip Ankara'ya yerleştik. Abim de oraya geldi. Güner Sümer henüz bir buçuk yaşındaydı." (Andaç 200: 17).

Nallıhan'da yaşadığı deneyimler ileride kaleme alacağı romanlarına yansıması bakımından hayli önemlidir.

Adalet Ağaoğlu, 1946'da Ankara Kız Lisesi'ni bitirdi. 1950'de Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümü'nden mezun oldu.Açılan bir sınavla Ankara Radyosu'na girdi; burada ve kuruluşundan sonra TRT'de çeşitli görevlerde bulundu (1951-70). 1951-1970 yılları arasında bu kurumda ve kuruluşundan sonra TRT'de dramaturgluk ve idarecilik gibi çeşitli görevler üstlendi.

Adalet Ağaoğlu, TRT Radyo Dairesi Başkanlığı'ndan, kurumun özerkliğine el konulması sonucu istifa etti. Öğrencilik yıllarında başladığı yazarlığını 1970'ten sonra başka hiçbir işle paylaşmadı. Radyo ve sahne oyunlarını romanları, öykü, anı, deneme kitapları izledi. Bu çalışmalarında hayatın değişim ve dönüşümlerine duyarlı yaklaşımlarıyla dikkat çekti.

Adalet Ağağolu, doğa, toplum, zaman ilişkilerinin insanın iç dünyasındaki yansımalarını düşünce üretebilecek boyutlarda irdeledi. Değişimler karşısında edebiyatın yapısal durumu bakımından da arayışçı davrandı; kendine özgü anlatım biçimleri geliştirdi.

Ankara Meydan Sahnesi'nin kurucuları arasında yer aldı. 1961-1965 yılları arasında dramaturg ve çevirmen olarak çalıştı. 15 Aralık 1954'te mühendis Halim Ağaoğlu (d. 1927-ö. 2018) ile evlendi ve "Sümer" olan soyadı "Ağaoğlu" oldu. Evlilikleri eşi Halim Bey ölünceye kadar devam etti.

Kitapları:

Oyun: Bir Piyes Yazalım (1953), oynanmış, basılmamış; Evcilik Oyunu (1964); Çatıdaki Çatlak (1965); Sınırlarda (1970); Tombala (1967); Üç Oyun: Bir Kahramanın Ölümü, Çıkış, Kozalar (1973); Kendini Yazan Şarkı (1976); Duvar Öyküsü (1992); Çok Uzak-Fazla Yakın (1991); "Fikrimin İnce Gülü" (1996).

Roman: Ölmeye Yatmak (1973); "Fikrimin İnce Gülü" (1976); Bir Düğün Gecesi (1979); Yazsonu (1980); Üç Beş Kişi (1984); Hayır... (1987); Ruh Üşümesi (1991); ROMANTİK Bir Viyana Yazı (1993).

Öykü: Yüksek Gerilim (1974); Sessizliğin İlk Sesi (1978); Hadi Gidelim (1982); Hayatı Savunma Biçimleri (1997). Anı: Göç Temizliği (1985); Gece Hayatım (Rüya Anlatısı, 1991).

Deneme: Güner Sümer Toplu Eserleri I.-II. Cilt (1983); Adalet Ağaoğlu Seçmeler (1993); Karşılaşmalar (1993); Geçerken (1996); Başka Karşılaşmalar (1996).

Ayrıca basılı olan ve olmayan çevirileri vardır.

Ödülleri: Üç Oyun, 1974 Türk Dil Kurumu Tiyatro Ödülü; Yüksek Gerilim, 1975 Sait Faik Hikâye Armağanı; Bir Düğün Gecesi, 1979 Sedat Simavi Vakfı Edebiyat Ödülü, 1980 Orhan Kemal Roman Armağanı, 1980 Madaralı Roman Ödülü; Çok Uzak-Fazla Yakın, 1992 Türkiye İş Bankası Edebiyat Büyük Ödülü (Tiyatro); ROMANTİK Bir Viyana Yazı, 1997 Aydın Doğan Vakfı Roman Ödülü. 1995 Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat (Edebiyat) Büyük Ödülü. Unvanlar: TÜYAP Onur Yazarı (1994), Eskişehir Anadolu Üniversitesi Fahri Doktora Unvanı (1998), ABD OSU (Ohio State University, Humane Letters) Edebiyat Fahri Doktora Unvanı (1998).

 

BU KADAR YAŞAMAYI HİÇ İSTEMEZDİM

Adalet Ağaoğlu, geçen yıl Günaydın gazetesinde Tuğba Kalçık'ın yaptığı söyleşide  bir kadın yazar olarak yaşadığı zorlukları, eşini kaybettikten sonra değişen hayatını anlatmış ve şöyle demişti, " En sahici itirafım bu; 64 yıllık eşim öldüğünde yarım kaldım . Bu kadar uzun yaşamayı hiç istemezdim, kendimden sıkıldım"

 

İşte Adalet Ağaoğlu'nun o röportajı...

-Yazmaya nasıl başladınız?

Lisede öğrenciyken şiir yazarak girdim edebiyata.

Daha sonra ise tiyatro oyunları yazmaya başladım. Herkes beni oyun yazarı olarak tanırken ilk romanımı çıkardım. Edebiyatımız için alışılmadık bir durumdu. 'Çatıdaki Çatlak' adlı oyunum yasaklandığı dönemde roman yazmaya yöneldim. Çünkü tiyatro oyununu kitap olarak yayınlasak kimse okumaz. Oyun, sahneye konmadığı zaman yok oluyor. Sahnelendiği zaman da türlü sansürlerden geçiyor. Ben de, roman yazarsam buna kimse karışamaz, yasaklansa bile o kitap hep var olacak diyerek ilk romanımı yazdım. Zaman bakımından tek boyutlu olmasından dolayı klasik roman beni sıktı. Bu yüzden zamanla oynadım romanlarımda.

Tiyatro oyununda düşündüğüm, yapılması imkansız şeyleri romanda uyguladım.

-İlk romanınız edebiyat eleştirmenleri tarafından beğenilmemişti...

Erkek bakışıyla, bir kadının kitabının yankı uyandırmasını kaldıramamışlardı. Hakkımda çok ağır eleştirilerde bulundular. Edebiyatçı olarak ödül almaya başladığım dönemde bir konuşmamda "Ben bu ödülü almak için kimsenin omuzunu okşamadım" demiştim. Bir tanesi çıkıp 'Ya nerelerini okşadın?' demişti.

Genç bir kadının roman yazmasını yadırgadılar.

Ama okurum hep yanımdaydı, destek oldu.

Ben okurumun yazarıyım. Bana kendini yazıyor diye eleştiride bulunanlar da oldu. Ben de bu eleştirilere cevap olsun diye 'Fikrimin İnce Gülü' ismiyle bir erkek romanı yazdım ve çok ilgi gördü. Sadece erkeklerden değil, kadın yazarlardan da düşmanlık gördüm. Mesela 'Bir Düğün Gecesi' romanım çok ödül aldı. Romanımın ilgi görmesinden dolayı edebiyatçı bazı kadın yazarların kıskançlığı ile karşılaştım.

Biraz öne çıktığınız zaman, en yakın kadın dostunuz bile size düşman olabiliyor. Bunu bizzat da yaşadım. Çok yakınım olarak gördüğüm bir kadın yazar arkadaşım, o dönemde her yerde aleyhimde yazılar yazdı. Bunu hiç unutamam.

-Atatürk'ü gördünüz mü?

Evet. Babam, ben ve kardeşlerimi Florya plajına götürmüştü. O gün Atatürk'ü denize girerken görmüştüm. O günü hiç unutmam.

Öldüğü gün de hâlâ aklımda; çok ağlamıştım.

Hepimiz yollara düştük. İnsanlar sokaklarda ağlıyordu. Bizim kuşak, eğitimimizden dolayı Atatürk'e büyük bir sevgi besleyerek büyüdü.

Atatürk, vatanı kurtarmış bir lider. Çok öngörülü bir insan olduğunu her açıdan ispatlatmış biri.

-Orhan Pamuk Nobel Ödülü aldığında onu ilk alkışlayanlardan biriydiniz.

Orhan Pamuk'u ilk kitabından beri takip ederim. Kendisiyle tanıştığımızda, onu 'Cevdet Bey ve Oğulları' kitabından dolayı tebrik etmiştim.

Nobel'i aldığı zaman, birçok kişi onu eleştirirken ben destekledim. Dünya bu Nobel sayesinde Türk edebiyatını tanımış oldu çünkü. Bu desteğimden sonra açıkçası ondan bir teşekkür telefonu bekledim ama aramadı. Kırgın değilim.

Orhan Pamuk için ilk izlenimimi günlüğüme şöyle yazmıştım: 'Kalabalık bir sofrada, ortaya tabak konur. İçindeki en güzel parçayı hemen o alır, ağzına atar. Bunu öyle bir sevimlilikle yapar ki, herkes onu çok sever.' Zamanla bu izlenimimin doğru çıktığını anladım.

-Başka hangi yazarımız Nobel alabilirdi sizce?

Yaşar Kemal alabilirdi...

Ona Fransa'nın en büyük ödülü verildi, Nobel'i de hak ediyordu.

Büyük şair Nazım Hikmet de öyle, başlı başına edebi bir kişilik.

KİMSEYİ ÜZMEMEK İÇİN GÜLER YÜZLÜ ROLÜ YAPIYORUM

-Geçtiğimiz yıl eşinizi kaybettiniz. Neler hissediyorsunuz?

Yarımım... Onu kaybettikten sonra yarım bir insan oldum. Göğsümün üstünde kocaman bir taş var sanki. 64 yıldır evliydik. Çok güzel bir evlilik yaşadık, ender bulunur bir anlaşma... Bugün 90 yaşındayım. Uzun süredir evden dışarı bile çıkamıyorum. Bu kadar uzun yaşamayı hiç istemedim. Halim gitti, ben hâlâ yaşıyorum. Kendimden sıkıldım.

-Yazıyor musunuz hâlâ?

Hayatım boyunca yazmaya hiç ara vermemiştim ama Halim öldükten sonra tükendim, artık yazmayı bıraktım. Hayat şeklim değişti, önceliklerim değişti eşim gittikten sonra.

Onsuz yaşamak çok zor. Yanımda bir bakıcım var. Yeğenlerim bana o kadar yakınlık gösteriyor ki, onları üzmek istemiyorum. Halim, 64 yıllık hayat arkadaşım, o gittiğinden beri yakınlarımı çaresiz bırakmamak için 'güler yüzlü yaşamaya mecburluk' rolünü oynuyorum. En sahici itirafım bu olsun.

YENİ ALFABE YÜZÜNDEN AYDINLAR BİR GÜNDE CAHİL OLDU

-'Ölmeye Yatmak' romanınızda da kendi hayatınızda yaşadığınız kültürel ikilemi anlatmıştınız. Biraz bu ikilemden bahseder misiniz? Cumhuriyetin ikinci kuşağı olan bizim dönemimizde, ikilem içinde yaşanan bir dünya vardı. Anne-baba Osmanlı ahlakıyla yetişmiş, biz ise Cumhuriyet kuşağıyız. Babam hafızdı, Kuran'ı ezbere nameyle okuyordu. Babamın hafız olduğunu uzun süre söylemekten çekindim. Çünkü o dönemde İslam'a doğru bakılmıyordu. Çok yanlıştı bu. Hayatım boyunca sadece şiddete karşı oldum; inançlara karşı olmadım. Yalnız içinde şiddet olan inançlara karşı durdum. 'Ölmeye Yatmak'ta da kendi hayatımı yazdım. Yaşanan bu ikilemi anlattım. Anne ve babalarımızın yaşadığı dramı 30'umdan sonra anladım ben. Burada eski yazıyı bilen anne-babalarımız, aydınlarımız, yeni alfabe gelince cahil konumuna düştüler. Kökten değişim çok tehlikelidir. Alt yapısı olmadan değişim yapılmamalıydı. Yoksa dramlar yaşanıyor.

HERKES GÜNLÜK TUTMALI

-Nasıl bir ömür geçirdiğinizi düşünüyorsunuz?

Yazarak yaşadım, hep severek yazdım. Yazmak için hep bir şey beni dürtüyordu. Yazmadan duramıyordum. Yazarak öğrendiğim kadar hiçbir şeyden öğrenmedim. Siyasal kısıtlamalar sonucu kitap kalıcıdır görüşüne inandım. Tiyatro yazarlığını da bundan dolayı bırakmıştım. Hayatım boyunca günlük tuttum. Edebiyatçıların olaylar karşısındaki tepkilerini günlüklerine yansıtması çok önemli. Günlükler, tarihi gerçekler açısından belge niteliği taşıyorlar çünkü. Sadece edebiyatçılar da değil, bence herkes günlük tutmalı.

BU ÖLÜM NE ZAMAN GELECEK?

2018 yılında ise Milliyet'ten Filiz Aygündüz'ün sorularını yanıtlamıştı. 

- Biliyorum ki lisedeyken her gece bir roman yazıyormuşsunuz. En yakın arkadaşlarınız Leman, Sevim ve Fahire, onlar her sabah tefrika roman okur gibi heyecanla sizin yazdıklarınızı okuyorlarmış. Bir hesap yaptım, 70 yıldır yazı yazıyorsunuz.Yazıyla 70 yıllık yol arkadaşlığınızı nasıl tarif edersiniz?

Arkadaşlık... Öyle bir arkadaşlık ki insan bir kere başladı mı duramıyor artık. Bir yandan da yazarak öğrendiğim kadar hiçbir yerden öğrenmedim. Şimdi öyle bir şey ki yazmak, sigara tiryakiliğinden daha büyük bir tiryakilik. Sahiden. Ben elimden düşürmediğim sigarayı kolayca bıraktım, hiç de aramadım. Fakat yazmayı bırakamadım, tiryakilik o dereceydi. Şimdi yaklaşık son iki yıldır evden dışarı çıkamıyorum, yine de yazmadan duramıyorum. Yazmak, su içer gibi içimden geliyor hep.

- Bugünlerde iki kitap üzerinde çalıştığınızı duydum ben. Ne yazıyorsunuz?

Şimdi şöyle bir şey oldu: Yine bir hastalıktan döndüm. Son dönemde yatakta daha sık zaman geçiriyorum. Üç kere düşmüşüm yere. Doktorlar tarafından sırt üstü yatağa yatırılmışım. Kendime geldiğim zaman kitaplarımın adını bile hatırlayamıyordum. Hatta hayatta kalan tek erkek kardeşim “Sen ne kadar iyileştin” diyor. Öyle anlıyorum ne olduğumu... Başta diyor, ne dediğini anlamıyorduk, konuşamıyordun. Zaman içinde yavaş yavaş kendime geldim. Fakat düşme korkusunu yenemedim. Hep yardımcımı tutmak istiyorum. Bir daha aynı şeyleri yaşamak istemiyorum. Sadece kendim için değil, Halim için de, etrafım için de yük olmak istemiyorum. Çünkü kim bilir Halimciğim, neler çekti ben yatarken. Toparlandıktan sonra kendi kendime yürümeye karar verdim. Evin içinde, odadan odaya dolaşmaya başladım. Sonra kendi kendime dedim ki “Adalet bu yürümeyi kendin icat ettin, kendin yapıyorsun, şimdi yine yürüyeceksin.” Çünkü Halim’in benim hakkımdaki kaygıları çok önemli... Halim’i biraz rahatlatmak istedim. Dedim ki “Halim beni yazarak tanıdı, yazarak geçti bütün günlerimiz, ben ona yazarak görüneceğim yeniden.”

- Yani Halim Bey’in etkisiyle hem ayağa kalktınız hem yeniden yazmaya başladınız.

Evet böyle oldu, bu düşünceyle. O dönemde içimde büyük bir düşme korkusu vardı. Onu mutlaka bir biçim altında anlatmak istiyordum. “Düşmekten korkuyorum Halim, yoksa yürürüm ben” dedim. Halim dedi ki “Ne güzel bir konu düşme korkusu. İyi söyledin, ne güzel bir kitap olur bu”.

- Düşme korkusu... Sahiden de güzel bir kitap konusu, adı...

Ertesi gün koluna girip yardımcımın, yazı masasına gittim. Başladım yazmaya. Roman yazamayacağımı anladım. Çünkü roman yazmak için yalnız olmak gerekir, konsantrasyon gerekir. Bakıcı var evde, bir aile olduk onlarla. Yemek vakti geliyor, şu oluyor, bu oluyor, roman yazmamın imkanı yok. Olsa olsa hikaye kitabı yazabilirim diye düşündüm. Romana cesaret edemedim. “Düşme Korkusu” adı altında altı tane hikaye yazdım. Çünkü düşmenin çeşitli anlamları var. Saygınlığını kaybetmek var, değerini kaybetmek var. Düşmek sadece yere düşmekten ibaret değil. Bir de manevi yanı var. Bunun manevi yanını göz önünde tutarak düşme korkusunu yazmaya karar verdim. Hepsinde de hem yürümekten korkmak var aynı zamanda da düşme korkusu var.

- Bitti mi bu öyküler?

Bitti. Bir yakınım da el yazılarımı bilgisayara geçirdi.

“İstediğim gibi bitirebileceğimi düşünmüyorum”

- Ne zaman yayımlanacak?

Yayınevim, bütün kitaplarımı yayımladıktan sonra... Onlar yayımlanmadan yenilerini bastırmak istemiyorum.

- Peki diğer kitap ne üzerine?

Ankara’da yaşayan hayattaki tek erkek kardeşim, “Her yazarın bir aile romanı var. Sen hiç aile romanı yazmadın” dedi. Ben de “Ayhancığım günlüklerimde aile ile ilişkilerin hepsi var, niye aile romanı yazayım ki” dedim. “Hayır öyle değil” dedi: “Bizim ailemizin içinde, senin çok üstünde durduğun, iki farklı kültürün yan yana gelişi var. Bu ikilemi yaşadın, hiç kavga etmeden hem de... Bunu yazmalısın...”

- Babanız ile annenizin babası arasındaki kültür farkından söz ediyor olmalı kardeşiniz.

Evet. Anne tarafım Boşnaklar, onda onun kültürü var, baba tarafımda da gelenekçi bir kültür var. Fakat yıllar boyu hiç kavga etmeden barış içinde nasıl yaşadılar bunlar? Bunu düşündüm, taşındım. Olsa olsa bir dayanışmayla olur dedim. Çünkü biliyorsun Cumhuriyet kurulduktan sonra, önce alfabe değiştirildi. Eski Türkçe bırakıldı, Latin harflerine geçildi. O yaştakiler, o zaman Kurtuluş Savaşı’ndakiler birden bire ikilem içine düştüler. Onların dramı yazılmayı hak eden bir konu diye düşündüm.

- Aile hikayeniz... Peki onu otobiyografi gibi mi yazmayı planlıyorsunuz?

Kardeşime “Bizim doğup büyüdüğümüz kasabayı yazmadan aile anlatılmaz” dedim.

- Ankara, Nallıhan’ı?

Nallıhan... “Nallıhan’da geçiyor her şey, o çok önemli” dedim. Nallıhan kitabı var, bir arkeologtarafından hazırlanmış. Doğup büyüdüğümüz yerin nüfusundan tut, eski dönemine kadar bütün tarihçesi var. Gözlüğümü taktım, aldım elime onu; okudum. Kendi deneyimlerim var, hayat hikayem var. Hepsini yan yana getirdim. “Dayanışma” adını verdiğim bir roman yazmaya başladım.

- Yani olmaz derken yine bir romanın yoluna girdiniz.

Şimdi ben onu yazıyorum ama durmadan yanlış yapıyorum. Bir yazdığımı bir daha yazıyorum. Bu şartlar altında bu romanı istediğim gibi bitirebileceğimi düşünmüyorum.

- Belki biraz daha uzun zaman alır ama eminim bitirirsiniz Adalet Hanım.

Çalışıyorum. Bakalım...

“90 yaşında okuruma sorumluluk duymaya devam ediyorum”

- 90 yaşındaki bir yazarın sorumluluk duygusu kime karşı oluyor?

Ben aslında tiyatro oyunları yazarak başladım. Fakat o oyunlar sansüre uğradı, devamlı sahneden kaldırıldı ve oynanmamaya başladı. Siyasi duruşum nedeniyle birdenbire kültür ateşesi oyunumu sahneden kaldırıyordu misal. Romana geçişim bu sayede oldu. Dedim ki “Kitap kitaptır, kimse ona bir şey yapamaz.” Tiyatro oyunu yazarken daha çok para kazanıyordum hem de daha ünlüydüm aslında. Fakat dediğim gibi sansüre uğradım. Sansüre uğradığımdan 1970’de romana geçtim. İlk romanım çıktığı zaman dönemin en ünlü eleştirmenleri çok kötü şeyler yazdılar bu kitap için. Fakat ben sokakta yürürken okurun “İyi ki ‘Ölmeye Yatmak’ı yazdınız, ne kadar başka bir roman” deyip beni yoldan çevirdiği oldu. Ben okura karşı sorumluluk duydum. İnan ki sizlerin bana ne diyeceğini, en çok bunu düşünürüm. O sorumluluğu hep duydum, 90 yaşında hâlâ duyuyorum. Bu katlandı, hiç bitmedi, ben okurum sayesinde var oldum. Eleştirmenler sayesinde var olmadım. Biz böyle buluştuk.

“Adalet adımını yorganına göre at diyorum”

- Siz dersiniz ki “Bir insan 100 yaşında da yaratıcı olabilir”. Siz de bunun ispatısınız zaten. Bu durumu salt yetenekle mi açıklarsınız, yoksa başka faktörler de var mı?

Bende yaşlandıkça su yüzüne çıkan şey, daha başka bir şey, korkuyorum ben... Yanlış yapmaktan çok korkuyorum. Şunu düşünüyorum: Bunu düzeltmeye artık vaktim kalmadı, onun için yanlış bir adım atmaktan korkuyorum.

- Bir yazar olarak en büyük kaygınız yanlış yapmak mı?

E tabii çünkü ne olursa olsun, herkesin bir amacı vardır. İnsanlar o amaca ulaşmaya çalışır. Onun için birçok şeyden vazgeçer ya da birçok şeyi kabul eder, kavga eder, barışır. Sonunda bunların boşa gitmesi en büyük korku oluyor yaşlanınca.

- Ama büyük bir yeteneğiniz, üstünüze titreyen bir yayıneviniz, editörünüz var...

Evet ama yaşlılıkla birlikte gözünüz görmemeye başlıyor. Ben sabahlara kadar oturup yazıyordum. Şimdi imkanım yok sabahlara kadar oturup yazacak. Yaşlandıkça fizyolojik engeller çıkıyor. Korku buradan geliyor. Bunun için Adalet adımını yorganına göre at diyorum.

“Ruh Üşümesi romanımı okuyorum bugünlerde, unutmuşum”

- Genç yazarlara ne tavsiye vermek istesiniz?

Okumayı hiç bırakmasınlar. Devamlı okusunlar ve yazmayı da bırakmasınlar. Yazmaya devam etmeden, kendinin öğretmeni olmadan bu iş olmuyor.

- Kadınlara ne tavsiye edersiniz peki? Bu kadar güçlü ve muhteşem bir kadın olarak.

Beni böyle bulman hoşuma gidiyor. Vitamin almış gibiyim bugün. Kadınlar zaten kendilerini biliyorlar. Bizler kendi özgürlüğümüzü bulabilmek için kadınlığımızı kullanmamalıyız.

- Bugünlerde ne okuyorsunuz?

Kendi “Ruh Üşümesi” kitabımı okuyordum, unutmuşum. Korktum. Ben bunu nasıl yazmışım? Nasıl bir şaşkınlık bende, anlatamam sana. Şaşırdım, çok şaşırdım nasıl yazdım ben bunu diye. Türkçeyle cinsellik üzerine bir kitap yazılabiliri ispata kalkıştım ben. Bunu böyle yapmışım ama vallahi bugün söylesen yapamam, yapmam. İstemem de zaten.

“Ben ‘oğlum’ diyorum Halim’e; oğlum yazmayı çok iyi öğrenmiş”

- Bir gününüz nasıl geçiyor?

Çok erken uyuyup çok erken uyanıyorum. Hayatın başlaması için yatakta çok düşünüyorum. Yatakta yattığım sürece yazmakta olduğum kitabın üstünde düşünüyorum.

- Sabahları uyandığınızda...

Gece yatarken de onu düşünüyorum, rüyama da giriyor. Sonra Halim de ben de 9’da kahvaltı yapıyoruz. 10 gibi Halim’in yapacağı bir şey yoksa, ben de çalışmayacaksam ona kitap okuyorum. Gözleri iyi görmüyor artık. Saat 14.00’te öğle yemeği yiyoruz. Dışarı çıkmıyoruz, hiçbir şey yapmıyoruz. Ya yatacağız ya da gene oturacağız. Karşılıklı. Halim TV’ye bakacak ya da. Böylece geçiyor gün. Halim “Karayolcu/ Bir Mühendisin Anıları”nı yazdı, geçen yıl yayımlandı. Ben “oğlum” diyorum Halim’e. Oğlum, yazmayı çok iyi öğrenmiş, benden hiçbir şekilde yardım almadı. Dili çok güzel, anlatımı çok ince.

- Siz ne zaman yazıyorsunuz?

Benim yazma zamanım öğle yemeğinden önce veya sonra. Yardımcım ara sıra dışarı gidiyor. Onun gittiği zamanlar benim için en rahat zamanlar.

- Evde sessizlik oluyor... O zaman yazmaya başlıyorsunuz.

Evet. Yardımcım, benim yazdığımı biliyor artık. Yazdığım zamanlar yalnızlığa ihtiyaç duyduğumu. Evdeyken de iki de bir yanıma gelmiyor.

“Geç bile kaldın Adalet, bu ölüm ne zaman gelecek?”

- Ölümden korkuyor musunuz?

Bugünlerde insan ister istemez yattığı zaman tek düşündüğü şey ölmek oluyor. “Geç bile kaldın Adalet, bu ne zaman gelecek” diyorum. “Gelmedi” diyorum. Vallahi durmadan bunu düşünüyorum. Bu o kadar büyük bir bulmaca ki bütün mesele, şu kadarını söyleyebilirim: “Adalet, öleceksen acı çekmeden öl”. Yaşamak iyi ama acı çekerek yaşamak başka. Yıpranarak ölmek başka.

- Belli ki yok böyle bir korkunuz. Bunun sırrı bu kadar doyumlu yaşamış olmak mı?

Hiç öyle bir şey de değil, tamamen çaresizlik. Bu konu konuşulamıyor. Halim’le bile “Biz ne zaman öleceğiz” diye konuşamıyoruz. O kadar büyülü bir alan. Hiç belli olmaz, bugün varsın yarın olmayabilirsin. Neler oluyor, kaç kişi ölüyor sokaklarda bugün. Onun hesabı kitabı yok. Onun için bunu tartışmak hiçbir şeye yaramaz.

“En büyük özgürlüğüm çocuğumun olmaması oldu”

- Çok büyük mücadeleler verdiniz. Haksızlıklara da uğradınız... Her şeye rağmen güzel bir hayat yaşadım, diyebilir misiniz?

İyi ki aklımın bana söylediği şeyi yapmışım diye düşünüyorum. Yalnız ben değil, Halim’le de aynı şeyi düşünüyoruz. Biz gençliğimizde yapılabilecek her şeyi yaptık. Gezmek, yabancı ülkeleri tanımak, tek başıma New York’a bile gittim. Ben İstanbullu yazarlar gibi değilim, yazarlığa başladığımda Anadolu coğrafyasını tanıdım. Bir mühendisle, karayolcuyla evlenmem benim ayrı bir şansımdır. Çünkü Türkiye dağlarını, tepesini, yollarını gördüm Halim sayesinde. İyi ki düşündüğümüzü yapmışız, çünkü doyduk hayata.

- Başı dik, özgürlüğünden taviz vermeyen, güçlü kadının rol modeli oldunuz. Bu gücün bileşenleri neydi?

Bunun yanıtını vermem kolay değil. Kendi burnumun dikine gittim, yaptım.

Bu kadar kendi burnumun dikine gitmeme rağmen 45 yaşına geldiğim zamanlarda birgün Ankara Radyosu’ndan ayrılmışım evde roman yazıyorum. Yazmanın çalışmak olduğunu bilmeyen babam ben çalışırken kapıyı çaldı. Kalkıp açtım. Kucağında çiçeklerle çıktı karşıma. Babamın anneme bile çiçek götürdüğünü görmemişim. “Kızım sana geldim” dedi. Bu hiç unutmadığım anılarımdan bir tanesidir. İçeri aldım, “Babacığım bu çiçekler ne güzel, hoş geldin” dedim. Çiçekleri kucağıma koydu, boynuma sarıldı “Kızım sen beni hiç üzmedin” dedi. Bunu unutamıyorum. Kız çocuk olarak o kadar burnunun dikine gidip de babasını üzmeyen biri oldum ben.

- Sorumu tekrar edeceğim...

Hiç bilmiyorum ama eğer çocuk doğursaydım ve ona bakmak zorunda kalsaydık bu kadar güçlü olamazdım sanıyorum. İstediğim zaman hemen istifa edebiliyordum istediğim yerden. Çocuk büyütüyor olsam bunu yapamazdım. O çocuklar büyüyecek, edecek... En büyük özgürlüğüm çocuğumun olmaması oldu. İstemedim çocuk, hiç istemedim.

- Halim Bey de istemedi, siz de istemediniz. Ama aynı zamanda içten gelen bir güç de olduğunu düşünüyorum.

Artık onu psikiyatrlar çözmeli.

“Fikrimin İnce Gülü’nü 27 kez imzaladım Halim’e”

- Kadında en güzel yaşın 40 ile 60 olduğuna inandığınızı söylemişsiniz. 90 yaşındasınız ve çok güzelsiniz. Saçınızın beyazından gözlerinizdeki ışığa... 90 yaşında kadın olmak?

90 yaşında kadın olmak demek, senin bu söylediklerine çok sevinmek demek. Beni öyle anlattın ki kadın olarak sevindim çok.

- Yaşlanmayla barışık mısınız?

Yaşlanmayla şöyle barışık olunur: Torunlara bakarlar, kenara köşeye çekilirler. Benim hayatımda fizyolojik engelden başka bir değişiklik olmadı. Yaşlılığı hissedemiyorum. Eskiden ne yapıyorsam gene aynı şeyi yapabiliyorum.

- Zihniniz çok berrak...

Heralde çalışıyor ki yazmak istiyorum.

- Halim Bey ile evliliğinize gelelim. Bir yastıkta 62 yılın sırrı nedir?

Ben evliliğe karşı olan bir kadınım. Evliliğe karşı olarak evlendim. Halim bana evlenme teklif ettiğinde “Ben seninle nikahlanmam, seninle aynı evde otururum” dedim. O da bana dedi ki, “Benim için sorun yok ama babana inme iner”. Gittim nikah kıydırdım bu nedenle. Evliliğe baştan karşı biri olarak 62 yıl evli kalmak, hem de yazar olarak, o da düşünen bir insan, ben de düşünen bir kadınım. Böyle çiftler birbirleriyle yapamazlar.

- Sizin sırrınız neydi, o halde?

Sanıyorum ben ailemde, yani erkeklerin bu kadar çok olduğu bir ailede bulamadığımı Halim’de buldum. Çünkü Halim en başta benden çok benim yazdıklarımla ilgilendi. Bana öyle geliyor ki Halim benden önce yazdıklarımı sevdi. Bundan daha korumacı bir şey olamazdı bana. Ama ben de onu yalnız bırakmadım hayatta, hep onun yanındaydım... “Halim’e İthaf”ları yazmak az şey mi?

- Haklısınız. Sırf o kitap bile bir erkeğe edilecek en büyük hediye...

İşte ben o kitabın önsözünde dediğim gibi ilk romanımı Halim’e ithaf etmek istedim, o da bana “Her çıkan kitabının ilk nüshasını bana imzala yeter” dedi. Ben de bunu yıllarca aksatmadan sürdürdüm. “Fikrimin İnce Gülü”nü 27 kere imzaladım Halim’e. Başa çıkılır mı bununla? Sonra da bütün bu ithaflar kitap olup Everest Yayınları’ndan çıktı.

Son Güncelleme: 14.07.2020 17:48
Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.